Anlaşılmak mı, Onaya Teslim Olmak mı?
İnsan anlaşılmak ister; bu zayıflık değil, varoluşun en temel refleksidir. Ancak anlaşılmadan var olamayacağına inanan birey, zamanla kendi kimliğini başkalarının onayına rehin verir. İşte tam da bu noktada, insanın kendisiyle yüzleşmesi gerekir.
Anlaşılmak… Sevdiği tarafından, ailesi tarafından, toplum tarafından.
İnsanın belki de en derin, en sessiz ama en yakıcı ihtiyacı.
Şunu baştan açıkça söyleyelim: Anlaşılma ihtiyacı zayıflık değildir.
Ama anlaşılmadan yaşayamamak… İşte orada durup düşünmek gerekir.
Peki neden bu kadar onaya muhtaç yaşıyoruz?
Bireysek, hayat bizimse, neden birilerinin “tamam” demesine bu kadar ihtiyaç duyuyoruz?
Bu yükü kim yükledi sırtımıza? Cevap tek bir yerden gelmiyor.
Psikoloji anlatıyor, sosyoloji tamamlıyor. Biri bireyin içini okur, diğeri o bireyin neden böyle şekillendiğini söyler. Dirsek dirseğe çalışmaları boşuna değil.
Beynin Diliyle Başlayalım: Anlaşılmak Hayatta Kalma Meselesiydi
İnsan zihni yalnızca düşünen bir mekanizma değildir;
aynı zamanda hayatta kalmak için bağ kurmak zorunda olan bir sistemdir. Amigdala burada kayda başlar.
(Amigdala, beynin duyguları ve özellikle tehdit–güven algısını işleyen bölümüdür. Erken dönemde yaşanan duygusal karşılıksızlık, bilinçli bir anıdan çok bedensel ve duygusal tepkiler şeklinde kaydedilir. Bu kayıtlar zamanla dönüştürülebilir, ancak ilişkisel hassasiyetler olarak etkisini sürdürebilir.)
John Bowlby’nin bağlanma kuramı bize şunu söyler:
Bebek için anlaşılmak = hayatta kalmak.
İnsan anlaşılma ihtiyacıyla doğar. Bu bir karakter meselesi değil, bir hayatta kalma refleksidir. Bebekken ağladığımızda birinin gelmesi, sesimize karşılık verilmesi, orada bir “öteki”nin varlığını hissetmemiz gerekir. Gelmediğinde beyin bunu dramatize etmez; sadece not alır: “Tek başımayım.”
Bu not silinmez. Yıllar içinde cümle değiştirir.
Bugün bir yetişkinin “Beni anla” diye tutunması, “Yanımda ol” diye ısrar etmesi çoğu zaman şımarıklık değil; çok eski bir yalnızlık bilgisinin yankısıdır.
Anlaşılma ihtiyacı bu yüzden doğuştandır. Ama ona ne kadar teslim olacağımız, kimliğimizi onun üzerine kurup kurmayacağımız bize öğretilen bir şeydir.
Psikolojiden Sosyolojiye: Toplum Bu İhtiyacı Nasıl Şişirir?
Burada sahneye toplum çıkar.
Emile Durkheim der ki:
Toplum, bireyin üzerinde baskı kurar; normlar üretir, sınırlar çizer.
Bizim gibi kolektivist kültürlerde bu daha da belirgindir:
“El âlem ne der?”
“Aile üzülür.”
“Ayıp.”
“Yakışmaz.”
“Bizim oralarda öyle olmaz.”
Birey olmak teoride güzeldir ama pratikte bedeli vardır.
O bedel de çoğu zaman dışlanma korkusudur.
Toplum şunu fısıldar: “Onaylanmazsan yalnız kalırsın.”
Ve insan yalnızlıktan korkar. Çünkü yalnızlık, zihnin en eski kayıtlarında tehlike demektir.
Maslow’u Masaya Koyalım (Ama Kutsallaştırmadan)
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde “ait olma” ve “saygı görme” ihtiyacının yer alması tesadüf değildir.
Ama kritik bir nokta var: Maslow bu ihtiyacı mutlak bir bağımlılık olarak tanımlamaz.
Sorun şurada başlar:
Anlaşılma ihtiyacı, kimlik ihtiyacının yerine geçtiğinde.
Yani kişi şunu demeye başladığında:
“Beni anlamazlarsa ben yokum.”
İşte orada psikoloji kırmızı bayrağı kaldırır.
Asıl Soru: Neden Onay Olmadan Kendimizi Gerçek Saymıyoruz?
Çünkü çoğumuz şunu öğrenerek büyüdük:
Sevgi koşulludur.
Kabul performansa bağlıdır.
Değer, başkalarının gözündedir.
Bize “olduğun gibi yeterlisin” denmedi.
Bize “uyarsan sevilirsin” denildi.
Sonra büyüdük, diplomalar aldık, ilişkiler kurduk ama içimizdeki çocuk hâlâ şunu soruyor:
“Beni böyle kabul eder misin?”
Açık konuşalım:
Anlaşılma ihtiyacını hiç sorgulamayan insan, özgür değildir.
Çözüm Ne? Anlaşılmayı Reddetmek mi?
Hayır. Bu romantik ama gerçekçi değil. İnsan sosyal bir varlık.
Anlaşılmak ister, görülmek ister, duyulmak ister. Bu tamamen insani.
Ama mesele şu ayrımda düğümlenir:
Ruhsal olarak sağlıklı bir duruş, “Beni anlamayabilirsin” derken karşısındakini dışlamamak;
“Ben buyum” derken başkasını yok saymamaktır.
Sağlıklı birey, anlaşılmadığında saldırmaz;
ama anlaşılmak uğruna da kendinden vazgeçmez.
Son Söz
Anlaşılmak bir haktır.
Ama onaya teslim olmak zorunda değiliz.
Bu coğrafyada doğan herkes, bir miktar onay ihtiyacıyla yoğrulur.
Bu bizim suçumuz değil. Ama bu yükle yaşamaya devam etmek zorunda da değiliz.
Anlaşılmak güzeldir.
Ama insan bazen şunu göze alabilmelidir: Anlaşılmamayı.
Çünkü bazı doğrular kalabalığa anlatılmaz.
Bazı yollar yalnız yürünür.
Ve bazı insanlar seni anlamaz… çünkü sen artık onların dünyasına sığmıyorsundur.
Can acır.
Ama aynı anda omuzların da hafifler.
İşte özgürlük tam orada başlar.
Hiç yorum yok